sous les pavés, la plage!


ekmekarasi:

"Muzip kadın Nilgün Marmara. Tezer (Özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. İkisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. Güzeldi…”Bugün 13 Ekim, 1987’ye dönelim. 29 yaşında “yaşama karşı ölüm” deyip intihar eden Nilgün Marmara'nın günlüğünde, “hayatın neresinden dönülse kârdır” yazıyordu. 1999'da ise Ece Ayhan hasta yatağında onun ve Tezer Özlü için yukarıdaki sözleri diyordu. Devamında diğerinin Tezer Özlü olduğunu da belirterek Nilgün Marmara için şunu söylüyordu:
"Hayatın arka bahçesini gören iki Türk kadın yazardan biri."Çok sevdiği Sylvia Plath'in “yolundan” giden Nilgün Marmara'nın en sevdiğim şiirlerinden birini paylaşayım:”Hayatın dibini görmek Balığı tutsak etmek, kendini kafese koymak… Çocuğun doğrudur masanın altında Bunun üzerine bir kırmızı çapraz çizin Karanlığın alnını karışlamaktır zaman.”Fotoğraftakiler: Nilgün Marmara, Ece Ayhan, Haydar Ergülen.

ekmekarasi:

"Muzip kadın Nilgün Marmara. Tezer (Özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. İkisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. Güzeldi…”

Bugün 13 Ekim, 1987’ye dönelim. 29 yaşında “yaşama karşı ölüm” deyip intihar eden Nilgün Marmara'nın günlüğünde, “hayatın neresinden dönülse kârdır” yazıyordu. 1999'da ise Ece Ayhan hasta yatağında onun ve Tezer Özlü için yukarıdaki sözleri diyordu. Devamında diğerinin Tezer Özlü olduğunu da belirterek Nilgün Marmara için şunu söylüyordu:

"Hayatın arka bahçesini gören iki Türk kadın yazardan biri."

Çok sevdiği Sylvia Plath'in “yolundan” giden Nilgün Marmara'nın en sevdiğim şiirlerinden birini paylaşayım:

Hayatın dibini görmek
Balığı tutsak etmek, kendini kafese koymak
Çocuğun doğrudur masanın altında
Bunun üzerine bir kırmızı çapraz çizin
Karanlığın alnını karışlamaktır zaman.”

Fotoğraftakiler: Nilgün Marmara, Ece Ayhan, Haydar Ergülen.

— 9 months ago with 121 notes
"

sana koşuyorum bir vapurun içinden
ölmemek, delirmemek için.
yaşamak; bütün adetlerden uzak
yaşamak.
hayır değil, değil sıcak
dudaklarının hatırası
değil saçlarının kokusu
hiçbiri değil.
dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
ben onsuz edemem.
eli elimin içinde olmalı.
gözlerine bakmalıyım
sesini işitmeliyim
beraber yemek yemeliyiz
ara sıra gülmeliyiz.
yapamam, onsuz edemem
bana su, bana ekmek, bana zehir
bana tad, bana uyku
gibi gelen çirkin kızım
sensiz edemem.

"
— 10 months ago
#sait faik abasıyanık  #o ve ben 
Tanju Okan’ın Hasreti

“İçkiye hasretim içkiye… Kulaklarınızı iyi açın. İçkiye hasretim. Doktorlar yasak etti. İçersem çabuk ölürmüşüm. Ama böylesi de ölümden beter. Alkolsüz dünya düşünemiyorum. Hasretsin her şeye. Tek dayanağın alkolün. Hiçbir şeyin olmasın hepsinin yerini o tutar. Alkol. Niçin içiyorum? Sadece hasretini çektiğim, erişemediğim mutlulukların varlığını unutabilmek için. Ama tek varlığım içkiyi de yasak ettiler. Şairin dediği gibi ‘Rakı şişesinde balık olmak’. İşte dünya, o şişenin içinde. Gerisini boş ver. Hem boş vermesem ne olacak. İşte ‘Hasret’. Meydanda her dinleyen kendinden bir şeyler buldu, bir şeyler hissetti onda…”
(10 Şubat 1971)

— 10 months ago with 1 note

işlerimin çoğu ışıktan çok karanlıkla ilgilidir.aydınlık kültürlü ve eğitimlidir, karanlık ise kültürsüz ve eğitimsizdir ve bizim söylenmemiş hikayemizin derinlerindedir. danteden freuda bir içsel karanlık içinde yaşıyoruz.yıllarca içsel karanlıkla ilgili işler yaptım.tüm batı felsefesi platonun metaforik olarak mağarada oturup ışığa bakıp ‘ilerleyelim’ demesi fikri üzerine kurulmuş.freud mağaranın arkasına bakmış ve belki hala mağaranın arkasına bakıyoruz.siyah ve maviyle çok iş yaptım.özellikle maviyle, çünkü mavi siyahtan daha derin olarak karanlığı ifade eder.son yıllarda yaptığım işlerin çoğu kırmızı.kırmızı toprağın rengidir, kırmızının anlattığı karanlığın, siyah ve mavininkinden daha derin ve koyu olduğunu düşünüyorum.

— 10 months ago with 1 note
#anish kapoor 
"

sesin işler gibi bir şûh kanat gamlarıma
seni dinlerken olur kalbim uçan kuşlara eş
gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş
sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma.

doğuyor ömrüme bir yirmi sekiz yaş güneşi
bir kuş okşar gibi sen saçlarımı okşarken
koklarım ellerini gülleri koklar gibi ben
avucundan alırım kış günü bir yaz ateşi

gönlüme avdet eder her unutulmuş nisan
ne zaman gençliğini yolda hırâman görsem
eskiden pembe dudaklarda dağılmış bûsem
toplanır leblerime bir gece dalgın dursan

seni zambak gibi gördükçe açık pencerede
gül açar bahtımın evvelki hazanlık korusu
genç eder ufkumu hülyâlarımın genç kokusu
sorarım ak saçımın örttüğü yıllar nerede

çehremi varsın o solgun seneler soldursun
yeni yıldız gibi doğdukça güzel her akşam
gençliğin böyle benimken kocamam hiç kocamam
ruhum, ölsem bile ben, sen yaşayan ruhumsun

"

Cenap Şehabettin

— 11 months ago
#cenap şahabettin  #senin için  #şiir  #edebiyat 
"

bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru

güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar

beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan
çukur

"
Sunay Akın
— 11 months ago with 2 notes
#sunay akın  #giderken  #şiir  #edebiyat 
"

manastırlı hilmi bey’e birinci mektup

işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
işte şu begonya, işte yalnızlık
işte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
işte yok oluşumdan doğan kent
hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
ben dediğim koskocaman bir oyuk
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
bir oyuk! sofrada, mutfakta, yatağımda
yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi
bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
iyi
bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
salıyı gösteriyor.


salondaki büyük saati sattım
saatin ölçebileceği
herhangi bir zaman parçası yok
gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
ne gereği var ki saatin
balkona çıkıyorum sürekli
yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
bir semtin ilk rengini alıyorum
örneğin ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
bazan
anılardan anılara bir yol

ve
anılardan anılara sallanan bahçe
hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
iyi.
yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
bu sabah bu sabah
oralı olmadı kimse -pazartesi miydi-
oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
nasıl?
güllerse güller içinde yani
ve balkon demirinde bir martı. dedim ki
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok evin içinde
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok
sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
ve göklerden tepelere inen bir sokak
ya da bir akarsuyum ben
denizse
şuralarda..
yok önemi bir iki gün kaldı -martı-
balkonda
deniz de öldü sonra, martı da
iyi iyi.
suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
günler -seni anımsadığım zaman-
birden kurtuluş’tan taksim’e giden bir tramvay görüntüsü
mavi bir elektirik çakımı tellerde
sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı’ndayız
karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
besbelli gümüşsuyu’ndayız, rus lokantasındayız
-ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz-
şarap içmişiz, üşüyoruz
dışarda dünya silinmiş
ikimiz ikimiz ikimiz
böyle birkaç defa ikimiz
sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
nasılsa
sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
üşümüyorum da
bende herkes var, diyen bir kızın titrek
sesleri dökülüyor kucağıma
dudaklarım kan mavisi bugün.
biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
biz burda kırk yaşındayız hepimiz
dördümüz bir kişiyiz de ondan
içimizden biri uyuyor olsa, falan filan
onu bekliyoruz bir kişi olmak için
evet evet, yanılmıyorum ben
bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
doğrusu ya
yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
duvardaki vitray, begonya
begonya, vitray
kurtuluşla asmalımescit birbirine geçiyor
bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
karanfil kokuyorsa biraz
yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
saçlarını soğuk ve uzun.
ne diyordum? yağmurlar, evet
üşümüyorum ürperiyorum sadece
biçimini zorlayan bir kedi gibi
dur biraz
kapı çalındı, hayır, telefon
telefon kapı telefon
ikisi birden mi yoksa
yoksa
ne telefon ne kapı
bir şimşek sesi hiç olmazsa
o da değil
ses filan duymadım ki ben
yuvarlandıkça büyüyen
bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
iki sesi taşıyan bir ses
neden olmasın
biraz önceki gibi
üstümden biri kalkmıştı -yok canını-
öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
yer değiştiren gezgin bir gölge
bahçedeki ceviz ağacından
içeri sürüklenen.

"
Edip Cansever
— 11 months ago with 1 note
#edip cansever  #şiir  #edebiyat 
"

gümüşüm ve doğruyum. önyargılarım yok
gördüğüm her şeyi yutuveririm bir anda
olduğu gibi, aşkın veya nefretin sisiyle kaplı değilim
zalim değilim, içtenim yalnızca
küçük bir tanrının gözüyüm, dört köşeli.
çoğu zaman karşı duvarın üzerinde düşüncelere dalarım
pembedir duvar, benekli. öyle uzun zaman baktım ki ona
kalbimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. fakat titriyor.
yüzler ve karanlık ayırıyor bizi tekrar tekrar

şimdi bir gölüm. bir kadın eğiliyor üzerime,
erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
önemliyim onun için. geliyor, gidiyor.
her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
içimde genç bir kızı boğdu ve içimde genç bir kadın
havalanıyor ona doğru günden güne, korkunç bir balık gibi.

"
Sylvia Plath
— 11 months ago with 3 notes
#sylvia plath  #mirror  #poetry 
Francisco Goya
Christ on the Mounth of Olives, 1819

Francisco Goya
Christ on the Mounth of Olives, 1819

— 12 months ago with 5 notes
#francisco goya  #jesus christ  #painting 
"

ağzın ömrüm. ağzın öptükçe derin
konuşuyorsun, kanatlı bir karanfil dudakların.
gözlerin iki dağ suyu güldükçe köpüklenen
indiriyorsun kirpiğini upuzun bir güz.
bir kapı önündeyim, girsem suç gitsem ayaz
titriyor tüm geçmişim parmaklarının ucunda.
istekle esrik biri, bir korkuyu emziriyor
inip inip kalkıyor göğüslerin ufkumda.


oturuyorum dizlerinin dibinde kan ter içinde
bu alçak dünyada ne kadar yükseksen o kadar mutluyum
çocuğum benim, çocuğum benim, çocuğum
her zaman sözden gidilmez ki sevginin ülkesine
gövdeden söze gelerek de büyür insan dingin bir hazla

"
Şükrü Erbaş
— 1 year ago with 2 notes
#şükrü erbaş  #kan ter içinde  #şiir  #edebiyat 
"

önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
şarabın yanısıra felekte bir cumartesi
gözlerin, onun ardından yüzün, dudakların
sonra her şey çıkıp geldi.

yeni çizilmiş gözlerinle namuslu, gerçek
bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
sen çıkardın utancını duvara astın
ben aldım masanın üstüne koydum kuralları
her şey işte böyle oldu önce

"
Cemal Süreya
— 1 year ago with 3 notes
#cemal süreya  #önceleyin  #şiir  #edebiyat